
ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras ‘DTP’nin kapatılması Kürt sorununu çözmez, bilakis iki milyondan fazla yurttaşın oy verdiği bir partinin, parlamento dışında kalması sorunu ağırlaştırır’ diyor.UFUK URAS* TÜRKİYE’NİN yakın tarihi de gösteriyor ki, parti kapatma, varolan siyasal ve toplumsal sorunların çözümüne çare olmuyor. Üstelik yargı yollarını kullanarak toplumsal ve siyasal sorunlara çözüm arayan zihniyetlerin de demokrat olmadığı görülüyor. Kapatma davaları, sorunlara çözüm aramak yerine yasak koymayı tercih eden yönetim anlayışının uzun yıllardır en çarpıcı uygulamalarından biri olageliyor.
Konu malum; ister Vilayat-ı Şarkiye veya Şarkî Anadolu ya da Doğu ve Güneydoğu Anadolu deyin; isterseniz Kalkınmada Öncelikli Yöreler veya eski OHAL Bölgesi deyin, ‘ora’da bir sorun var. Sorunun yeri de belli, sorundan etkilenenler de; hatta sorunun nedenleri, sonuçları ve tezahür ediş biçimleri de... Cumhuriyet tarihi boyunca katlanarak büyüyen ve bir bölgeden tüm ülkeye yayılan bu sorunu aşmanın yolu demokratik ve siyasal çözümler üretmekten geçiyor.
Çok uzun zamandır biliyoruz ki, Kürt sorunu bir asayiş sorunu olmadığı gibi, yargının veya askerin çözeceği bir sorun da değildir. Ve bu konuya sadece ekonomik kalkınma anlayışı ile yaklaşmanın mevcut sorunların çözümüne yardımcı olmadığı da yine uzun yıllardır biliniyor. Sorun, Türkiye toplumunun bir sorunudur. Çözüm yeri Türkiye, çözüm biçimi demokratikleşme ve hoşgörüdür; farklı kültürlere saygı göstererek eşit yurttaşlık ilişkilerinin geliştirilmesidir; eşit koşullarda bir arada yaşama iradesinin güçlenmesi ve şiddet ortamının sona erdirilmesidir.
Sorun ağırlaşır
DTP’yi kapatma davası ise bu çözüm yelpazesinin hiçbir yerinde bulunmuyor. İki milyondan fazla yurttaşımızın oy verdiği bir partinin parlamento dışında kalması kabul edilemeyeceği gibi, böyle bir yaklaşım, 2008 yılında Türkiye’de halen yarı-askeri, otoriter bir demokrasi modelinin işlediğini de gösteriyor. Bu otoriter devlet anlayışı Türkiye’de muhafazakár bir toplumu ne yazık ki, büyük bir başarıyla geliştirdi. Otoriter bir düzende yaşamak adeta normal sayıldı; bu anlayışa karşı çıkanlar, harekete geçirilen devlet güçlerince şu ya da bu biçimde etkisizleştirildi ve muhafazakár toplum otoriteye karşı çıkanların tasfiye edilmelerine büyük ölçüde sessiz kalarak onay verdi. İşte bu otoriter anlayışla barışık olmayan ve Kürt sorununu tartıştığı, doğrusuyla yanlışıyla çözüm yolları önerdiği için kapatılan ve sol yelpazede de yer alan pek çok parti vardır.
Peki, bu davranış varolan toplumsal sorunu ortadan kaldırdı mı? Hayır. Çünkü yasal düzeyde Kürt sorununu, mağdur olan toplum kesimleri adına dillendiren bir siyasal odak olmaksızın anlamlı bir sonuca ulaştırmak mümkün değildir. Bu nedenle de, DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması, sorunu ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Kapatılmaması için DTP’yi herkesin kendine benzetmeye çalışması da doğru bir tutum değildir. Bir topluluğun düşünce, duygu, hassasiyet ve taleplerini dile getiren, demokrasi ve toplumda barış açısından önemli bir sözcüyü açmaza almak, onu bizim ağzımızdan çıkan sözleri söylemeye zorlamak, aslında bir Türk sorunu da olan Kürt sorununun çözümüne hizmet etmiyor. DTP gibi farklı düşünen, farklı kültürleri temsil eden partilerin varlığı hem sorunun anlaşılmasını, hem de karşılıklı birbirini anlamayı kolaylaştıran, demokratik normlara ve işleyişe ortak uyumu adım adım geliştiren barışçı bir süreç için ciddi bir imkan sunuyor. O nedenle farklı kültürlerin siyasal temsilcilerinin de olmasını içine sindiremeyenler, demokrasi konusundaki zaaflarını bir kez daha gözden geçirmelidir.
Başbakan değişti
Son yıllarda ülkemizdeki bazı uygulamalarda, olumlu manada değişiklikler olmasına karşın, Kürt sorununun yasal zeminde çözümünde kayda değer adımların atıldığı söylenemez. Örneğin çok sözü edilen, radyo ve TV’lerde yayın konusu halen derli toplu bir sonuca ulaştırılamamıştır. Anadil meselesi de halen çağdaş demokrasilerdeki gibi bir sonuca yönlendirilememiştir.
AKP hükümeti ve CHP ana muhalefeti, sorunlara sağduyulu ve demokrat bir anlayışla yaklaşmadığı gibi, askeri yöntemlere başvurmayı çözüm sanıyor ve yanılıyor. İki yıl önce ‘Kürt sorunu öncelikle benim sorunumdur’ diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, şimdi Kürt sorunundan söz etmiyor. Sorunu, güvenlik sorununa indirgeyerek, defalarca denenmiş olan ve çözüm üretmeyen sınır ötesi operasyonlara sığınıyor. Kürt sorununun demokratik ve siyasal zeminlerde çözümüne imkán tanımayan bu zihniyet, şiddeti canlandırmaktan başka bir şeye yol açmıyor. Hálbuki AB müktesebatına uyum çerçevesinde yapılan bazı yasal değişikliklerin yeni reformlarla desteklenmesi, mevcut değişikliklerin uygulanmasındaki sorunların giderilmesi ve her türlü çatışma stratejisinden vazgeçilmesi, sosyo-ekonomik kalkınma ve demokratikleşmenin gerçekleşebilmesi için de vazgeçilmezdir.
Gündelik yaşamda normalleşmenin sağlanması, Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşayan yurttaşların insanca yaşama hakkından yararlanma ortamının geliştirilmesi, ihmal edilmişlik duygusunun ortadan kalkması için de çok önemli bir adım olacaktır.
Onlarsız eksiğiz
Kürt yurttaşların Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olmalarından, geçmişte ve bugün kader birliği yapmamızdan sevinç ve mutluluk duyuyoruz ve duymalıyız da. Onlarsız eksik kalırız. Ama görmezden gelme, kabul etmeme, baskı ve şiddet, Kürt sorununu çözememiş ve yarayı kangren haline getirmiştir. Şimdi tersi yapılmalıdır. Onların özgürlüklerini yaşamaları, Türkiye’nin de özgürleşmesi demektir. Bunun için yapılması gerekenler, artık tarihte kalmış bir takım endişe ve korkular ileri sürülerek ertelenemez. Hiçbir hukuksal, askeri vb. neden bu konuda gerekli açılımları geciktirmeyi meşru kılamaz.
Sık sık dile getirilen bir yaklaşım, silahlı bir örgütün varlığı ve eylemleri devam ederken, bu alanda reformların yapılmasının güç olacağına dair gerekçelerdir. Evet, genel kamuoyu tepkisi anlaşılabilir. Ancak, benzeri sorunların yaşandığı birçok ülkede, reformların yapılması eylemlerin sona ermesinden sonraya ertelenerek değil, paralel bir süreçte çözülmeye çalışılmıştır.
Türkiye açısından da bu anlayışla hareket edilmesi daha doğru ve sonuç alıcı olacaktır. Öte yandan gelişmekte olan ortamı anlamamakta direnenler de bir kez daha düşünmelidir. Barışı kurmak isteyenler silahla, mayınla, bombayla inandırıcı olamazlar ve olumlu bir sonuç alamazlar. Bunların Türkiye toplumundaki şiddet ortamının yükselmesine su taşıdığı çok açıktır. Böyle bir ortamdan medet umulması ise büyük bir yanlıştır. 21. Yüzyıl’ın ilk çeyreğini yaşadığımız şu dönemde, silahlı mücadele yöntemi bitmiştir ve bu tür sorunların çözüm yöntemi şiddet değil, demokratikleşmedir. Bu yüzden şiddetin mutlaka durması gerekiyor.
Siyaset ve demokrasi yaratıcıdır. Eşit koşullarda birlikte yaşamayı gerçekleştirecek bir çözüm modeli, Cumhuriyet’in demokratikleşmesine dayanan eşit-özgür yurttaşlık hukuku ve sistemidir. Tarihten miras aldığımız çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü toplum yapımızın gerilim ve çatışma değil, zenginlik ve güç kaynağı olarak görülmesi için, yasal bakımdan güçlendirilmiş anayasal vatandaşlık kavramının içselleştirilmesi gerekiyor. Bunun için 12 Eylül Anayasası’nın sırtımızdaki yüklerinden kurtularak, Türkiye’nin gerçeklerine ve ihtiyaçlarına uyan demokratik bir anayasaya sahip olmamız gerekiyor. Türkiye’nin birçok bakımdan bu noktaya gelmesinin müsebbibi bu Anayasa ve ona hayat verenlerdir. Bu Anayasa’nın, keza Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarının bize sunduğu kaotik ve despotik Türkiye’dir.
Acil rehabilitasyon!
Anadilin öğrenilmesi ve öğretilmesi üzerindeki tüm engel ve sınırlamalar kaldırılmalıdır. Çünkü toplumumuzun yapısı çok dilli ve çok kültürlüdür. Kürtçenin ve diğer azınlık dillerinin gündelik yaşamda etkin kullanımı bu yapıyı güçlendirecektir. Bu dillerin ilk ve orta öğrenimden başlayarak öğrenilmesi, üniversitelerde okutulması, gerekli yerel birimlerdeki hizmetlerin halka götürülmesini daha da kolaylaştırıyor ise fonksiyonunun yükseltilmesi yönünde düzenlemeler yapılması yerinde olacaktır. Kültürel ve dilsel özgürlükler konusundaki reform ve yasaların genişletilmesi ile mevcut yasaların uygulanmasını daraltan yönetmeliklerin bölge halkının taleplerine cevap verebilecek şekilde yeniden düzenlenmesine özen gösterilmelidir.
Adı ister af olsun ister başka bir şey, yeni bir sayfa açılabilmesi için gerek K. Irak, gerekse Türkiye dağlarındaki binlerce insanın yeniden olağan demokratik ve toplumsal yaşama katılımının yollarını açan, umut verici barışçı tedbirlerin oldu bittiye getirilmeden, ama daha fazla da geciktirilmeden hayata geçirilmesi gerekiyor. Bedel ödetme psikolojisini canlı tutarak fazla bir şey elde edilemeyeceğini dünya örnekleri gösteriyor.
Bölgenin ekonomik, sosyal ve siyasal görünümü de süratle değişmek zorundadır. Bunun için, bölge halkının mevcut örgütleriyle işbirliği ve koordinasyon içinde istikrarlı bir iyileştirme (rehabilitasyon) programı uygulanmalıdır. Bölgenin ağır ve gerilimli havasının insanlar üzerinde yarattığı derin tahribatın ve güvensizliğin aşılması öyle hamasi nutuklarla olmaz. Kenti, kasabası, köyü, mezrası tahrip olmuş, nüfus dağılımı bozulmuş ve iktisadi yapısı çökmüş olan bölgenin çok güçlü bir master plan dahilinde yeniden ayağa kaldırılması gerek. Ne tek başına devlet, ne de sivil girişimler yetmiyor. Onların yanı sıra uluslararası bilgi ve mali desteğin de devreye sokulması yerinde olur. Yerel yönetim reformu, yerel yönetimler ile merkezi idare arasında etkin ve uyumlu bir işbirliğinin tesis edilmesinin zeminini güçlendirecektir. Demokratik katılımcılık ilkesi çerçevesinde yerinden yönetim anlayışını ön plana çıkararak, bölgesel ve kentsel sorunların çözümü için merkezi yönetimin kuşkulu ve mesafeli yaklaşımlarını ortadan kaldıracaktır. Güven arttırıcı tutumları geliştirecektir.
Vatandaşlık bilinci
Bu konuda sadece devlete endekslenerek adım atmak da yanlıştır. Türkiye toplumunu, insanların kaygı ve korkularını da görmek gerekiyor. O nedenle geleceği eşit koşullarda birlikte yaşama anlayışı üzerine kurmak, şiddete başvurmadan sorunlara çözüm arama ve üretme günlerini yaşıyoruz. Toplumda iç barışın sağlanması ve kültürlerin yakınlaşması, birbirini yakın tanıması, önyargıların aşılarak bir arada yaşama kültürünün geliştirilmesi sorunların çözümünde önemli adımlar olacaktır. Belki de silah ve şiddet sever bir toplumda ‘silahları toprağa gömün’ demek büyük rahatsızlık yaratıyor ama olması gereken bu. Bugün ‘Bir dönem kapandı, kulvar değiştiriyoruz. Bundan sonraki mücadele siyasal alanda ve yurttaşın hak alma mücadelesi olarak gelişecektir’ kararı çok fazla vakit geçirilmeden alınmalıdır. Türkiye’nin, tahammülsüzlük ve şiddet girdabına yuvarlanmasını istemeyen tüm demokrat ve barışçı güçler yasakçı zihniyeti sağduyuya yönlendirebilmelidir. DTP kapatma davasında verilecek karar ya Kürt sorununun demokratik çözümünden yana olanları umutlandıracak, ya da çözümü Meclis’te ve demokraside değil, başka yerlerde ve yöntemlerle arayanların elini güçlendirecektir. DTP’nin Meclis’te olması, tüm toplumun özlediği barışın gerçekleşebilmesi için önemlidir.
DTP, yıllardan beri akan kanın durdurulması, sorunların çözümü için bir şanstır. Dar görüşlü bir yaklaşımla DTP’nin kapatılması, bir şansın daha harcanmasına yol açacaktır. Ölümlerin bütün toplumda yarattığı derin acı, bizleri sağduyulu düşünmekten alıkoymamalıdır. Bir kez daha yineleyelim ki, Türkiye’de Kürt sorununun çözümü için atılacak adımlar yine Türkiye’de olacaktır. Bu iş, toplumun ve ülkenin demokratik kuruluşlarının, demokratik kamuoyunun, Meclis’in ve siyasi partilerin, aklıselim, demokrat ve cesur yurttaşların işidir.
*
ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili