ANASAYFA - STARGAZETE.COM

Kutsal Kase, Opus Dei ve Fethullah Gülen Hareketi’nin şifreleri - AÇIK GÖRÜŞ

Kutsal Kase, Opus Dei ve Fethullah Gülen Hareketi’nin şifreleri  

17 Kasım 2008 Pazartesi, 02:06 AÇIK GÖRÜŞ

Kutsal Kase, Opus Dei ve Fethullah Gülen Hareketi’nin şifreleri

Dan Brown çok satan romanı Da Vinci Şifresi’nde Katolik Kilisesine bağlı bir tarikat olan Opus Dei’yi ele alınca dünyanın dikkatini, Vatikan’ın öfkesini üzerine çekmişti. İsa ile ilgili sırların ve Da Vinci’nin eserlerindeki ipuçlarının izini sürüyordu. ‘Tanrı’nın Eseri’ yani Opus Dei nasıl bir tarikattı, ne tür bir kutsallığın peşindeydi? Kilise’deki yeri ve gücü neydi? Yapılanması nasıldı, mensupları kimlerdi? Vatikan’la ilişkisi hangi boyuttaydı? Felsefesi, okulları, örgütlenme mantığı ile Hocaefendi Hareketi arasında benzerlikler var mıydı, neydi? Konuyu araştıran Prof. Dr. Niyazi Öktem yazdı.

DAN Brown’ın Da Vinci Şifresi adlı romanıyla birlikte Katolik Kilise içerisindeki bir tarikat dünya kamuoyunun dikkatini çeker duruma geldi: Opus Dei. Tanrı’nın Çalışması, Tanrı’nın Ürünü, Tanrı’nın Eylemi, Tanrı’nın Eseri... Opera sözcüğü, opus’un çoğuluydu. Tanrı’nın sesi olan müzik, değişik ton, melodi ve sözcüklerle evrende yankılanırken kutsallığı ortaya koymaktaydı. Tanrı’nın Eseri Tarikatı ne tür bir kutsallığın peşindeydi? Katolik Kilise içerisinde güç ve konumu neydi? Tarikatın mensupları kimlerdi? Tarikatın Vatikan’la ilişkisi hangi boyuttaydı?

Dan Brown’a göre bu tarikat gizli ve gizemli bir örgütlenmeyle Vatikan üzerinde güç sahibiydi. Örgüt mensup- ları, züht içinde kendilerini yetiştirmekte, her türlü eza ve cefayla bedensel arzu ve isteklerini bastırmakta, kendilerini Tanrı’ya adamaktaydılar. Vatikan’ın kirli işlerini Opus Dei yürütmekteydi. Vatikan’ın bankalarını örgütün mensupları yönetmekte, kapitalizmin mantığı gereği pis işlere de karışmaktaydılar. Pis işlere öyle bir girmekteydiler ki, icabında mafyalaşmakta, adam öldürmekteydiler. Vatikan’ın resmi teolojisi, ideolojisi onlar için tabu konumundadır, tartışılamaz. Doğrular, hakikat bu ideolojiye eğer ters düşüyorsa o doğrular karalanmalı, yok edilmelidir.

Örneğin resmi ideolojiye göre Hz. İsa evlenmemiştir, çocuğu yoktur; Hz. Meryem, İsa’dan başka çocuk doğurmamıştır. Oysa dedikodulara göre İsa’nın kardeşi vardır ve kendisi de evlenmiştir. Templier Şövalyeleri bu görüşü savunup Papalığa kafa tuttuklarından, Katolik Kilise’nin bayraktarlığını yapan Fransa, Templier örgütünü XIV. yüzyılda dağıtıp darmaduman etmişti.

Yemekteki kim?

İsa ile ilgili dedikoduyu, örtülü olarak Leonardo da Vinci, ‘Son Akşam Yemeği’ tablosunda anlatmaktaydı. Hz. İsa’nın yanında duran kişi aslında havarilerden biri değil, eşi Maria Magdelana idi. İkisi arasında káse konumunda ‘V’ şeklinde bir boşluk görünmekteydi. Bu boşluk Magdelana’nın rahmini simgelemekteydi. Kutsal Káse aslında yoktu, sadece bir simgeydi. Ama birçok güçlü kişi, farklı örgütler son yemek sofrasında şarabın içildiği kutsal kásenin peşindeydiler. Káse ister simgesel, ister gerçekten var olsun. Opus Dei de bu olmayan káseyi bulmalı, olayın dedikodudan ibaret olduğunu kanıtlamalıydı. Hadi bakalım kıran kırana bir mücadele. Yeter ki Vatikan’ın resmi ideolojisi sarsılmasın.

Opus Dei’nin gerçek konumu ve gücü nedir? Örgüt kim tarafından ve ne zaman kurmuştur? Nasıl bir tarikattır? Dedikodularda gerçek payı var mıdır?

Tüm dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlıkta da tarikatlar önemli rol oynamıştır. Tarikatın olmadığı din yoktur. Değişik coğrafyalarda, kültür iklimlerinde, değişik düşünürler dinleri farklı biçimde yorumlarlar. Bu yorumların etrafındaki örgütlenmeler mezhep ve tarikatları oluştururlar.

Opus Dei, XX. yüzyılın ilk yarısında kurulmuştur. Bu mezhep 1928’de henüz 26 yaşında olan, hukuk eğitimi almış İspanyol rahip Josemaria Escriva tarafından kurulmuş ve hemen Vatikan tarafından tanınmıştır. İspanyol Katolik rahip Escriva, 1926 yılında Madrit’deki Vincentian Manastırında inzivaya çekildiğinde göksel bir ilhama mazhar olur. Göksel ilham ona kadın-erkek, sosyal statü, inanç farklılığı gözetmeden herkesin katılacağı bir örgütlenmenin gerekliliğini bildirir.

Geleneklerine son derecede sadık, tüm yenilikleri genelde reddeden Katolik Kilise, ilk kez Opus Dei aracılığıyla kapılarını Hıristiyan olmayanlara ve dinsel örgütlenme dışında kalanlara, laiklere açmıştır. Escriva’ya göre Opus Dei zaten dinsel bir örgütlenme değildir.

Opus Dei’nin amentüsü

Opus Dei’de kadınlar da yoğun bir şekilde yer almaktadır. Oranları aşağı yukarı yüzde 45’i bulmaktadır. Opus Dei üyesi aileler vardır ve eşler ‘hizmet görevini’ birlikte yerine getirirler. Ancak rahip konumundaki üst düzey tarikat üyeleri evlenemezler. Opus Dei’de hiyerarşi yoktur, herkes eşittir; ama din adamlarının konumu, işin mahiyeti açısından daha farklıdır. Eşitlik vardır ama, laik üyeler dinsel konularda dini liderlerin direktiflerine uymak zorundadırlar. Laik üyelerin örgütü temsil ve örgüt hakkında konuşma hakkı yoktur. Kadın-erkek, din adamı-laik, asil üye-Hıristiyan olmayan destekçi örgütlenmesi, Opus Dei’yi özgün kılmaktadır.

Evren Tanrı’nın eseridir, O’nun eylemi, çalışma ürünüdür. Çalışmak kutsaldır, tanrısaldır. Tıpkı Tanrısal eylemin yarattığı ürün gibi, insanların ürettiği şeyler de kutsaldır. Tanrı’nın mazhariyetine sahip olmak için illak din adamı olmak, kendini tüm varoluşuyla Tanrı’ya adamak gerekmez. Üreten her insan, eğer Tanrısal bilinçle bu eylemini gerçekleştiriyorsa, kutsal çalışma içerisindedir; rahip veya rahibe olması zorunlu değildir. Çalışmak, kutsallığı gerçekleştirmek, uygulamaya sokmak demektir.

Çalışmayı ibadet olarak kabul etmek, işin içine ahlakı getirmek demektir. İnsan yaşamının ahlaksızlığa en fazla prim verdiği ekonomiye ahlakı getirmek hiç de kolay değildir. Bir anlamda, Opus Dei’nin amentüsü: ‘İbadet ve çalış’ olarak nitelendirilebilir.

Opus Dei ile ilgili ilginç bir husus da kurucusu Escriva’nın 1975’te ölmesinden 27 yıl sonra Papalık tarafından ‘Aziz’ ilan edilmiş olmasıdır. Katolik kilisenin bir kimseyi, özellikle ölümünden göreceli olarak kısa bir süre sonra aziz ilan etmesi sıkça rastlanan bir olay değildir. Aziz sıfatına sahip olma son derecede zor ve uzun bir süreci içerir.

Katolik Kilisedeki diğer tarikatlara nazaran, Opus Dei mensuplarının sayısı azdır. Vatikan tarafından yayınlanan Annuario Pontificio’nun 2004’te verdiği rakama göre, 45 bini kadın olmak üzere 85 bin civarında üyesi vardır. Bunların içerisinde sadece 1500 - 2000 üye din görevlisidir. Evlenemez ve Opus Dei merkezlerinde yaşarlar. Din görevlileri dışında, topluluğun takriben yüzde 20’sini oluşturan bir grup da evlenmez ve kendilerini tamamıyla misyona adarlar. Katolik olmayan Hıristiyan, Müslüman, Hindi, Yahudi, işbirlikçi üye sayısı 165 bin civarındadır. Yüzde 60’a yakını kadındır. 62 ülkede faaliyet gösteren Opus Dei üyelerinin yüzde 28’i İspanya’dadır. Sonra sırasıyla Meksika, Arjantin, İtalya ve ABD gelmektedir. Tüm üyelerin ortak amacı bu dünyada bir Civitatea Dei (Tanrı Sitesi) yani teokratik bir devlet kurmaktır.

İsevi Ruh sadece iman ve ibadet değildir. İsevi Ruhun temelinde çalışma ve üretme yatar. Bu mutluluk getirir. Mutluluğun hazzı toplumsal ve bireysel yaşama yansımalıdır. Bu nedenledir ki Opus Dei merkezlerinde eğlence, müzik, sanat gibi etkinliklere yoğun şekilde yer verilir. Birlikte üretilir, birlikte eğlenilir. Diğer Katolik ve tutucu Protestan mezheplerle karşılaştırıldığında, Opus Dei dünyeviliği ihmal etmemektedir.

Eğlenmek de bir ibadet

Normal yaşamda üreterek, çalışarak kutsallığa katkıda bulunan üyelerinin eğlenmeye de hakkı vardır. Ancak, onu ağır denilebilecek günlük ibadetler de beklemektedir. Her şeyden önce güne Serviam, ‘hizmet edeceğim’ sözüyle başlayacaktır. Günlük kilise ibadeti mutlaka yapılacak, evde de dualarını sürdürecektir. Sabah ve akşam, yarımşar saat olmak tefekkür egzersizi yapacaktır. Ölüm olayının mantığını yaşayacaktır. Görülüyor ki Opus Dei üyesi hem normal bir ‘vatandaş’ hem de manastırdaki rahip gibi hayatını sürdürmektedir.

Üyelerin mutlaka iş sahibi olması gerekir. Normal yaşamda olduğu kadar, teşkilatta da paralı olarak çalışılabilinir. İşsizin olmaması dayanışma olgu ve bilincini geliştirdiği kadar, zenginleşmeye de hizmet etmektedir.

Opus Dei üyesinin politik tercihlerine karışılmaz. Sol partilere oy veren, aktif çalışan üyeler de vardır. Ancak kuşku yok ki, üyeler genelde Hıristiyan demokrat partiler tercih etmektedirler.

Opus Dei yoğun bir biçimde eğitim faaliyeti sürdürmektedir. Örgüt, 80 bin öğrenciyle 15 üniversiteye sahiptir. İlk kurulanı ve en büyüğü İspanya’nın Pamplona kentindeki Navarra Üniversitesi’dir. Burada Hukuk, Tıp, Farmakoloji, Felsefe ve Edebiyat, İletişim gibi 15 fakülte vardır. Birçok yeni ilaç bulan Farmakoloji Fakültesi bu alanda dünyanın en gelişmiş araştırma birimlerine sahiptir. Örgütün dünyada 7 hastanesi mevcut olup, bunlarda bin doktor, bin 500 hemşire çalışıp 300 bin hastaya hizmet vermektedir. Dünyada 40 civarındaki ilkokul ve lisesi olan Opus Dei 25-30 bin öğrenciyi eğitmektedir.

İş çalışmalarında, Opus Dei’nin iş adamı niteliğine haiz üyeleri, kendilerinden olmayan kişilerle iş ortaklığı cihetine gidebilirler. Böylelikle, uluslar arası büyük şirketlerin sahipleri arasında Opus Dei üyesine rastlamak mümkün hale gelmiştir. Böyle bir duruma, kuşku yok ki başka tarikatlarda rastlamak olanaksızdır. Diğer Katolik tarikatların üyeleri sadece ve sadece din adamıdır. Bir kapüsen rahibin, bir fransisken papazın iş adamı olması söz konusu değildir. Protestan örgütlenmelerde, örneğin bir metodistin, bir vaftizci Yahya mezhebinin üyesinin iş adamı olması hep gündemdedir. Çünkü Protestanlıkta din adamı sınıfı yoktur. Din görevlisi vardır. Tıpkı İslam inancında olduğu gibi herkes ‘imam’ olabilir. Bu haliyle Opus Dei, bir anlamda Protestanlığa yaklaşmaktadır. Bu konumdan dolayıdır ki, birçokları için Opus Dei mensupları, Katolik Mezhep içinde tıpkı Protestan Mezhepteki ‘Kalvinistler’ gibidir.

Opus Dei örgütünün merkezi Roma’dadır ama Madrid ve ilk Üniversitenin kurulduğu Pamplona kenti de, yönetim açısından çok önemli konumdadır. Pamplona, sokaklarda insanların boğalar tarafından kovalanma yarışının yapıldığı o ünlü kenttir. Ünlü romancı Ernest Hemingway’in bu kentte uzun süre yaşamıştır. Çanlar Kimin İçin Çalıyor Romanı bu kentte geçmektedir.

Aziz mi paranoyak mı?

Katolik Kilisede, tüm zamanlarda Josemaria Escriva de Balaguer üzerinde en fazla konuşulan azizlerdendir. 1902 yılında Aragon’un Barbastro kentinde doğan Escriva’nın, daha küçüklüğünden itibaren mistik deneyimler içinde olduğu söylenir. Bir insana Papalık tarafından azizlik sıfatı verilebilmesi için zaten mucizeler göstermesi gerekmektedir.

Escriva 1920’de Saragossa Üniversitesinde hukuk tahsili yaparken aynı zamanda din adamı olmak için Seminer diye adlandırılan ‘dergáhlarda’ din tahsili yapar. Daha sonra Madrit’e geçen Escriva Özel Hukuk doktorası yapar. Bu süreçte kendini fakirlere, kimsesizlere adar, dini kadın kuruluşlarıyla çalışır, hastanelerde hastalara yardım eder.

Kuruluş döneminden birkaç yıl sonra İspanya İç savaşı başlar. Madrid’e Cumhuriyetçiler hákimdir ve din adamlarına baskı uygulamaktadırlar. Escriva önce saklanır, sonra kaçarak Milliyetçilerin merkezi olan Andorra’ya ulaşır. Diğer Opus Dei mensupları da orada, kendisini beklemektedir.

Franco 1939’da Madrid’i ele geçirince, dini lider başkente döner. 1946’da OpusDei’nin ikinci merkezini Roma’da açar. Roma’da yoğun faaliyetlere başlayan örgütün, bu dönemde en önemli çalışması 1952’de İspanya’nın Navarra Eyaletinin başkenti Pamplona’da üniversite kurmasıdır. Opus Dei bu dönemde dünya açılır. Güçlenme sürecinin başlangıcı da Roma’dır ama 1960’lardan itibaren dünya ve özellikle Katolikler Opus Dei’nin önemini görmeye başlamıştır.

Kimilerine göre Escriva, dengesiz, sinirli, paranoyak özelikleri olan biriydi. Çok yakınında bulunan, örgütten ayrılan bazı eski üyeler bu tür ithamlarda bulunmuştur. Escriva’yı gençliğinde tanıyan bazı politikacılar, üst düzeydeki din adamları arasında da benzer değerlendirmelerde bulunanlara rastlanmaktadır. Ancak genel kanı olumlu izlenimlerden oluşur. İnsanları seven, onlarla ilgilenen, sık sık şakalar yapan biri olarak tanınmaktadır.

İspanya’yı faşizmle yöneten General Franco’nun Opus Dei’yi dikkate aldığı bilinmektedir. Örgütün kuruluş ve yükselişiyle Franco’nun 35 yıllık faşist diktatörlüğü zaten bire bir aynı dönemdedir. Dedikodulara göre, Franco ve Escriva işbirliği içindedir; Franco hükümetlerinde mutlaka bir iki Opus Dei üyesi bulunmuştur. Escriva’nın Franco yandaşı olduğunun aksini söylemek olanaksızdır. Zira Cumhuriyetçi hükümet ve komünist güçler onu öldürmek isterken, kendisi bin bir güçlükle Franco’cuların yanına kaçabilmiştir. Cumhuriyetçi güçlerin, o dönemde 17-18 bin rahip ve rahibe öldürdüğü bilinmektedir. Bu nedenle sadece Escriva değil tüm İspanya’da Kilise Franco’yu desteklemiştir. Escriva ise, iç savaş sırasında her ne kadar Franco’cu olsa da, onu körü körüne destekleyen kilise mensupları gibi davranmamış ve zaman zaman liberal bir tavır sergilemeyi yeğlemiştir. Opus Dei üyeleri arasında Franco’ya karşı mücadele edenler de olmuş, sıkıntılara maruz kalmış ve hapse girmişlerdir.

Gizemler, soruşturmalar

Escriva, Kilise’nin politikaya müdahale etmesine her zaman karşı çıkmıştır. Bu nedenle Hıristiyan demokrat partilerin kurulmasını istememiştir. Ona, göre Kilise her türlü politik kaygıların üstünde olmalıdır. 1960’lardan itibaren Katolik Kilise içinden Franco’ya karşı muhalefet başlarken, Escriva, İç savaşta olduğu gibi, liberal tavrını sürdürmüş ve taraf olmamıştır. Özetle, İspanya İç Savaşıyla başlayıp, Franco’nun ölümüyle sona eren süreçte, Escriva ve Opus Dei, Katolik bir inanç sahibi ve Hıristiyanlığı ‘kurtardığı’, komünizme karşı olduğu için Franco’yu tutmuş ama genelde tarafsızlık stratejisi izlemeyi yeğlenmiştir.

Escriva’nın Hitler’le ilgili düşüncelerine gelince, diyebiliriz ki yukarıdaki orta yolcu tutum burada da geçerlidir. Antikomünist olduğu için Hitler’i sevmektedir, ama Führer’in Yahudi düşmanlığı onu rahatsız etmiştir. Hitler’in ayrıca iddia edilen sayının çok altında Yahudi’yi öldürttüğü tarzında görüşleri de desteklemiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında bazı Opus Dei üyelerinin Rus cephesinde Komünistlere karşı savaştığı bilinmektedir.

Bazı dedikodulara göre Opus Dei gizli bir Yahudi örgütüdür ve gizemli Kabala geleneğine bağlıdır. Hıristiyan görünmeleri sadece taktiktir. Escriva’nın Yahudilik ve İslam’la ilgili olumsuz bir yaklaşımının olmadığı bilinmektedir. 1974’te Buenos Aires’de Hıristiyanlığı tercih eden bir Müslüman ailenin vaftiz töreninde bu hususu açıkça belirtmiştir.

1960’ta Escriva, gizli ve gizemlilik sözlerini lügatimizden silelim, demişti. Zaten böyle bir konumlarının hiçbir zaman olmadığını belirtmiş, dedikoduların anlam taşımadığını ifade etmiştir.

Opus Dei, Katolik Kilisede de bazen ithamlara maruz kalmıştır. 1930’larda Opus Dei merkezlerinde Kabalacı ve Masonik simgelerin olduğu ileri sürülmüştür. Merkezlerin, girişinde bu tür işaretlerin bulunduğu, gelenlerin ‘gizemli’, ilginç kokulu bir parfümle karşılandığı söylenmiştir. Üyelerin garip bir ritüelle ellerini arkadan bağladıkları, kendilerini çarmığa gerdikleri, kanlarını akıttıkları iddia edilmiştir. Kilise içindeki bu iddialar, 1986’da laik dünyaya da sıçramıştır. İtalya Parlamentosu Opus Dei ile ilgili soruşturma başlatmış, örgütün meşhur P2 Mason locasıyla ilgisi araştırılmıştır. Araştırma Komisyonunun başkanı Oscar Luigi Scalfaro, daha sonra İtalya Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

İsviçre Federal Mahkemesinde de bir dava açılmış, Mahkeme, Opus Dei’nin gizli bir örgüt olduğuna ve kapalı işler sürdürdüğüne karar vermiştir. Fransız Parlamentosunda, 1996’da ‘tehlikeli faaliyette bulunan dini gruplar mezhepler’ üzerinde bir çalışma yapmış ve 172 kuruluş arasında Opus Dei’nin adına da yer vermiştir. Protestan Kiliseler arasında Opus Dei karşısında olumsuz yaklaşımlara sıkça rastlanmaktadır. Ülkemizde ise, Hıristiyan Dünyayla ilgili temas, soru ve sorunlar gündeme geldiğinde, televizyona çıkan ‘Komplo Teorilerinin’ uzmanları, her türlü melanetin arkasında Opus Dei’nin olduğunu açık bir şekilde ileri sürerler.

Bilindiği gibi Fethullah Gülen Hareketi ile Cizvitler arasında benzerlikler kurma çabalarına sıklıkla rastlamaktayız. Bu görüşe biz de katılıyoruz. Cizvit-Gülen benzerliği hususuna başka bir çalışmada değineceğiz. Bu bağlamda Opus Dei felsefesi, okullar, örgütlenme mantığı ile Hocaefendi Hareketi arasında da benzerlikler görebiliriz.

Opus Dei’de ana çekirdek örgütlenme küçüktür ama işbirlikçi ‘çevre’ üyelerle etkinlik alanı hayli geniştir. Benzer durum Fethullah Hoca Cemaati için de söz konusudur. Fethullah Hoca Cemaatine üye olmayan Abant Platformu, Kültürler Arası Diyalog Platformu gibi Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ‘Çekirdeğinin’ çevresinde oluşan halklarda cemaat dışı aydınlar da bulunmaktadır. Opus Dei’de bu tür insanların inanç sahibi olması istenilirken, Gülen Cemaati daha hoşgörülü davranarak inançsızları, agnostikleri de çalışmalara dáhil edebilmektedirler. Yeter ki demokrat, hoşgörülü olsunlar, dinlere düşman olmasınlar.

Tıpkı Opus Dei gibi Hocaefendinin okulları da dünyaya yayılmıştır. Bir farkla ki; Türk Okulları çok daha fazla olup tamamen laik bir eğitim sürdürmektedir. Oysa Opus Dei okullarında, tüm Katolik kökenli okullarda olduğu gibi din adamları eğitimde yer almakta ve oralarda seçmeli olarak din dersi okutulmakta, yerleşkelerde kilise bulunmaktadır. Öte yandan, Opus Dei Üniversiteleri çok daha üst düzeydedir.

Her iki cemaatin üyelerinde de gelişmiş bir hizmet bilinci ve özveri mevcut. Dünyanın en ücra köşelerine hizmet götürülmekte ve bunun için de komik ücretler almaktadırlar. Her iki hareketin başarılı olmasında yüksek hizmet bilinci önemli bir rol oynamaktadır.

Cizvitler-Fethullah Hoca

Her iki cemaatle ilgili olarak da benzer dedikodular gündeme gelebilir: Her yere nüfuz etmişler, her iki kuruluş da teokratik devlet kurmak istiyor. Her iki kuruluş ta da milliyetçilik ve faşizm eğilimleri var. İslami cemaatin para gücü Fethullahçılarda, Vatikan’ın para gücü Opus Dei’de... Gülen Hareketinin önceleri milliyetçi çizgide olduğu biliniyor. Ama bugün Gülen Hareketine en fazla yüklenenler milliyetçiler ve ulusalcılar. Evet, her iki cemaat de bir hayli güçlenmiş konumda olup birçok yere nüfuz etmiştir. Teokratik devlet kurma arzusuna gelince, Akdeniz coğrafyasında, XXI. Yüzyılda dini devlet kurma çabasını gösterenler varsa onlar ancak akılların peynir ekmekle yiyen meczuplar olabilir. Buna inananlar var ise ne diyelim bilmem. Şu kadarını söyleyebilirim ki bu tür korkuların sahipleri felsefe, sosyoloji, dinler tarihi, tarih gibi sosyal bilimlerin verilerinden bihaber kişilerden başkası olamaz.

Para gücü sorununa gelince... Evet, her iki grup da güçlü. Diğer Katolik cemaatlerde olmayan işadamı-Opus Dei üye konumu, onları bankacılık, sanayide ve ticarette güçlü hale getirmiş. Bizde de Anadolu Kaplanlarının önemli bir bölümünün Hocaefendi Cemaatini tuttuklarını bilmekteyiz. Bunlardan bir kısmı, daha tutucu olduğunu düşündükleri Milli Görüş çizgisinden ayrılarak liberal İslam yorumlarına yer veren Fethullah Gülen’i yeğlemişlerdir.

*Prof. Dr. Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

NİYAZİ ÖKTEM*

mnoktem@gmail.com

Tarih: 17 Kasım 2008 Pazartesi, 02:06

ÖNE ÇIKANLAR

DİĞER AÇIK GÖRÜŞ HABERLERİ  

['http://91.93.103.35/reklam/staregazetebanner.swf','305','150']
star RSS KAYNAKLARI

SON DAKİKA

HAVA DURUMU  

İl:

FOTOGALERI BÖLÜMÜNE GİTMEK İÇİN
star CUMARTESİ
star PAZAR
star SPOR
AÇIK GÖRÜŞ
star EGE
pek yakında
Star gazetesi haber ihbar hattı
star mobil

MENÜ

REKLAM

www.yirmidort.tv

SON DAKİKA

SİTEDE ARA