
70’lerin sonu, İstanbul Akademik Sanat Topluluğu (İAST)’nun ‘Basın Danışmanlığı’nı üstlenmiştim; yönetmenimiz, Yüksel Özkök ‘tecrübesinden yararlanabilmem’ için, beni İstanbul Devlet Opera-Balesi’nin ‘Basın Sorumlusu’ Panayot Bey’e götürmüştü.
Opera orkestrasının başkemancısı da olan üstadı, ilk o zaman tanımıştım.
Sadece basın, protokol ve müzik değil, geniş bir yelpazeye yayılan engin bilgisine de hayran kalmıştım; bıyıkları yeni terlemiş halimle.
Yıllar sonra, işte tekrar karşısındayım. Pera yani Beyoğlu’nda, İstiklâl Caddesi’nin arkasındaki, Gazeteci Erol Dernek sokağı, Erman İş Hanı’nın üçüncü katına götürüyor olmuştu ayaklarım beni, son zamanlarda.
Klasik Müzik Tarihimizin gizemli sokaklarından tutun, ta unutulmuş bestecilerimizin bilinmeyen yönlerine, onların ışığa çıkmamış bestelerin, hangi şartlarda, kimlerle, ne pahasına, neler yaşayarak, yazılmış olduğunu vs.ye kadar, hep hafızasında.
Sıfatların ucuz ve kolay sarf edildiği günümüzde, böyle bir insana ‘Kültür, Sanat, İnsan İlişkileri Derya’sı’ demek, inanın yetersiz gelebilir.
‘Muhalif’liğinden gelen, rahatsız hali, heyecanlı, ne zaman neyi ‘pat’ diye söyleyeceği belli olmayan, gözünü budaktan,
sözünü de kimseden esirgemeyen Panayot Abacı’yla ‘yâd edilmeyecek’ konu yok gibi…
Bugün, eşi Avrupa’da az görülen ‘Opera’ dergisini, 47 yıldır, tek başına, geçende ölen, Yenilik Basımevi’nin kurucusu Reşad Umur’un desteğiyle, yayımlıyor Panayot Bey. Bu misyonu, aynen sürdürecek olan, Yavuz Aksel’e de şükranlarını sunmayı unutmuyor.
O, ağzından duyduğunuzda, küfrün ‘küfür’ algılanamadığı, ender insanlardan…
‘Yarım asrı devirecek olan bu dergiyi, kim ne kadar tanıyor bre ……ler!’ diye bir güzel giriştikten sonra toplumsal duyarsızlığımıza, adetâ kükrüyor: ‘Başka şeyi bilmem ama Klasik Müziğimiz elden gidiyor, bundan kimin haberi var? diye. Senfoni Orkestrası’nın emekliye ayrılan, vefat eden üyelerin yerine kimsenin alınmadığını, kadronun azar, azar ufaltıldığını, bu gidişle büyük özveri ve göz nurlarıyla kurulmuş başta Senfoni, Klasik Müziğimizin yerinde yeller eseceğinin tehlike çanlarını işitiyoruz kendisinden.
Mesleğime, yanında staj yaparak başladığım Doğan Hızlan: ‘(…) Yarım yüzyıla yakın bir süre, Opera gibi bir dergiyi sürdürebilmek, değerli müzikçi Panayot Abacı gibi iyi bir icracı ve müziğin yaygınlaşmasını isteyen tutkulu biri ancak yapabilirdi’ diyor onun için.
Pekiyi, Yunanistan’a Türkiye ve Türkiye’ye de Yunanistan edebiyatını, elliyi aşkın şiir, tiyatro, öykü, romanı, tercüme ederek tanıttığını; karşıdakilere Aziz Nesin’le gülmeyi ve Nesin Vakfı’nda Yunanca öğrettiğini de biliyor muyuz?...
Yakovos Kambanellis’in ‘Savaş Baba’sıyla Türkiye’de ve Aziz Nesin’in ‘Yaşar ne yaşar ne yaşamazı’yla da Yunanistan’da ‘En iyi çeviri ödülünü’ almış. Böylece, Türkiye ve Yunanistan’da çokların hâlâ anlayamadığı ‘İyi bir vatandaş olmak için, öteki kimlik ve kültürden feragât etmek değil, tersine onu daha geliştirmeli!’ anlayışını ispatlamış; göz nuru, üreticiliği, emeği ve insan sevgisiyle…
Tabii, 1987’de, Prof. Doktorlar, Ekrem Akurgal, Rona Aybay, sonra Oğuz Aral ve Aziz Nesin’le ‘Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği'ni kurmuş olmasına şaşırmıyoruz.
1924’te Galata’da Kölemen Çıkmazı'nda doğmuş. Babası tüccar terzi, marangoz dedesi Dimitri, Rizeli imişler. Atina'ya göç eden dedesi Panayot, Nazi isgalinde partizan olarak ölmüş... ‘Çok mütevâzi insanlardık biz Galata’da Rum’u, Musevi’si, Türk’üyle. Mahallede Rumlar çoğunluktaydı, çocuk ‘savaşlarımızı’ genelde Rum çocuklar kazanır ama bazen de Türklerle Musevi çocukılarına karşı ittifaka girerdik’ ve ‘Nedense o zaman Musevi dövmek marifetti sanki!’ diye ekliyor, öz eleştirel bir havayla acı gülerek... Çıkacak kitabı yüzünden ‘epeyi canların yanacağı, patırtıların kopacağı’seziliyor. O, ‘patlamaya hazır bir bomba’ya benziyor; kendisini o patlayışa beklettiğini, şimdiden gereksizce ‘gaz kaybetmek’ istemediğini tahmin ediyorum...En iyisi, kitabı beklerken, muhtemel bir sarsıntı öncesi, onun Nikiforos Vrettakos’tan , A. Kadir ile tercüme ettiği bir şiiriyle noktalayalım sohbetimizi... şimdilik.SAVAŞ HAZIRLIĞI-
Asker dolu tren gider doğru sınıra,
makineli, marş, arma ve bayraklarla.
Bir başka tren varır tam o sıra,
suçsuz bir ırmakla,
iki tepenin ayrıştığı noktaya.
Savaş gün ağarmadan başlayacak.
Askerler tetikte, İki yanda da.
Geceleyin iki duvar örsem,
duvarların üzerine bir dam sersem,
sonra askerleri giysilerinden soysam,
onları sıraya dizsem,
sonra bir-iki, bir-iki,
götürsem, evime hepsini.