ANASAYFA - STARGAZETE.COM

Bana Türk olmayı Almanlar öğretti - RÖPORTAJ

Bana Türk olmayı Almanlar öğretti  

Bana Türk olmayı Almanlar öğretti

Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında adlı filmindeki hayat kadını rolüyle birçok ödül alan Nursel Köse Cem Yılmaz’a rakip çıktığı bir stand-up gösterisi ve çeşitli filmlerle Türkiye’de bir kere daha adını duyuracak


Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında filmi yepyeni bir ismi Türk Sineması’na kazandırdı. Filmde bir hayat kadınını canlandıran Nursel Köse o kadar beğenildi ki hem Nurgül Yeşilçay ve Hanna Shygulla’nın arasından sıyrılarak ödülleri topladı hem de en çok tartışılan isim oldu. Türk Sineması ve izleyicisi Köse’yi Yaşamın Kıyısından ile tanımış olabilir ama aslında o Almanya’da çok tanınan ve bir o kadar da sivri bir isim. Sadece kadınların oluşturduğu ‘Yer Kozmetikçileri’ adlı kabare ile hem Alman toplumuna hem de orada yaşayan Türkler’e çok sert eleştiriler getiriyor. Türkiye’de Cem Yılmaz’ın dişi versiyonu olacağım iddiasını öne süren Nursel Köse sorularımızı cevapladı. 

Nursel Köse Yaşamın Kıyısından ile karşımıza çıktı ve üst üste Altın Portakal, Yeşilçam ödüllerini topladı. Nursel Köse kimdir?

Malatya’da doğdum. 17 yaşında liseyi bitirip Almanya’ya gittim yüksek tahsil yapmak için. Orada mimarlığı bitirdim, yüksek mimar mühendisim müsaadenizle. Ama öğrencilik dönemimde hep tiyatro, film gibi şeylerle uğraşmaya başladım. Öğrencilik dönemimde hem Türk hem Alman tiyatrolarında çalışmaya başladım. Ondan sonra seminerler, workshop’lar üzerinden birebir o hayatın içine girdim, oyunculuk beni çekmeye başladı. Daha sonra sinema geldi bir, iki. Sinemayı uzun bir dönem hiç sevmedim. 92 yılında Almanya’da ilk yabancı kadınlar kabaresini kurdum ‘Yer Kozmetikçileri’ diye. Almanya’da ilk ve sondu, hala bizim yerimizi dolduran doğru dürüst biri çıkmadı.

DİZİLERİ BEĞENMEYEN HAKSIZ 

Almanya’da üretim yapan sanatçılarda siyasi eleştiri bayağı ağırlıkta. Bu sizin biraz önce anlattığınız sebeplerden kaynaklanıyor galiba.

Tabii. Almanya sizi işçi olarak getirdi, hangi konumda gidersem gideyim. Klişelere hapsediyorlar bizi. Ben Türk olmayı Almanya’da öğrendim. O yüzden yaptığımız kabareye ‘Yer Kozmetikçileri’ ismini verdik. Çünkü hep onu hissettim. Hangi kariyerde olursanız olun, hangi işi yaparsanız yapın onlar için temizlikçi kadınsınız, erkekleriniz de işçi. Kurduğum kabarede iki psikolog, bir üniversite öğrencisi, ben mimar, bir de pedagog vardı. Ama ‘Gelin binamızı temizleyin’ diyenler oluyordu. Biz onları sürekli suçluyoruz ama biz de domatesi, biberi, adana kebabı, döneri kültür diye gösteriyoruz. Orada milliyetçi bakmamak, global bir bakış açısı yakalamak gerekiyor. 

Türkiye’den sinema projesi geldi mi hiç?

Abdullah Oğuz’la çalışacağım galiba. Kutlu Ataman’la bir filmim olacak. Semir Aslanyürek’le bir filmim olacak. Beğendiğim rejisörlerle görüşmelerim var. Dizilerin temposunu da güzel buluyorum. Türkiye’de herkes şikayet ediyor, para kazanmak için diyor. Ama diziler Yeşilçam’ın unutulmuş, ya da işsiz bırakılmış oyuncularını bir araya getiriyor. Bir misafir oyunculuğum oldu. Kartal Tibet, Kuzey Vargın’la yan yana oynadım. Dizi olmasa, o insanlarla bir araya gelmek sinemada çok nadir bir olasılık. Birincisi bu, ikincisi kamera arkasında çok genç, çok dinamik bir ekip var. Bunların arasından yarın öbür gün bir kaç tane Buket Alakuş, birkaç tane Fatih Akın çıkacaktır mutlaka.

ALMANLAR İYİ FİLM YAPMIYOR

Alman sinemasındaki Türklerin ayrı bir sinema dili oluşturduğuna inanıyor musunuz?

Kesinlikle. Aslında onun ismini vermişler, ben çok hoşlanmıyorum: Göçmen. Esas bir ana kültür var, ana sinema var, ana müzik var onun altında göçmen diye ayrımcılık yapılan bir konum var. O ayrımcılığı bir tarafa bırakırsak hakikaten göçmen kültürünün yaptığı bir sinema var. Oyuncular da, rejisörler de orada okumuşlar, Alman eğitimi almışlar, Schiller okumuşlar. Öbür taraftan Türkiye’den aldığı çok eski bir konuyu, kan davasını işliyor. Kültürlerin çatışmasından doğan bir sinema oluşuyor. Felaket bir enerji var orada. Almanların en büyük firmaları gidip Hollywood filmlerine ortak oluyorlar, çünkü çok iyi film çıkaramıyorlar. Duvara Karşı’yı normalde Berlinale’ye, yarışmaya almıyorlardı. Basın seyrediyor, ayakta alkışlıyor. Bu sefer bunlar utanıyorlar ‘Bir şey var galiba, film iyi, biz ne yapacağız, yanlış bir şey mi yapıyoruz...’ Alıyorlar yarışma bölümüne. Adam Altın Ayı’yı kazanıyor. 

Burada konuştuğum oyucuların en büyük rüyası yurtdışına açılabilmek. Almanya’da konuştuğum sanatçıların çoğu da Türkiye’de oynamak istiyor.

Burası bizim için yurtdışı. Zannediyorum hepimizin özlemi aynı, kendi dilinde, kendi kültüründe oynamak. Buradan çıkıp giderken hangi sebeplerle olursa olsun bir yanınız burada kalıyor. Gidersin dünyada meşhur olursun ama kendi köyünde ‘A bizim eski salak bilmem ne’ derler ya. Buradan gittikten sonra kendi ülkende fark edilmek, görülmek... Benim tek amacım Türkiye’de, Türkçe oynamak. Yeşilçam ödülleri bana layık görüldü, mahvoldum. Gittim bütün Türkiye’nin büyükleri, bütün Yeşilçam orada oturuyordu. O kadar büyük bir onurdu ki anlatamam. Bizim hayallerimizi süsleyen, bizim sinema kafamızı oluşturan bütün Yeşilçam oradaydı. Onların önünde o ödüle layık görülmek başka bir onur.


Dişi Cem Yılmaz olacak 


Kabareyi Türkiye’ye taşıma durumu var mı?

Oradan taşıma gibi bir durum yok. Ama ben burada stand-up yapmak istiyorum, hatta ortalığa biraz laf attım ‘Türkiye’de Cem Yılmaz’ın dişi versiyonu olabilirim’ gibi bir şeyler. Kendisine de ‘Senin ismini kullandım’ dedim, ‘Kullan, kullan’ dedi. Sonra sohbetimiz çok tatlı oldu, o da beğendi yaptığımızı, benden imzalı resim aldı. Aynı ilgiyi burada görür mü bilmiyorum. Türkiye benim için bir muamma. 20 yıldan fazla buradan uzak kalmış olmam, Avrupa’da bir azınlığa ait olmuş olmam; hem yabancı hem Türk hem kadın hem Müslüman olmak gibi bir sürü kategoriler altında yaşamak... Zaten sizi onların anladığı anlamda Türk olmaya zorluyorlar, ben Türk olmayı orada öğrendim. Şiir, okuma tiyatrosu yazıyorum mesela... Okumalara falan gittiğimde sorulan soru edebiyat üzerine değil ‘Anan ne? Baban ne? Eli bıçaklı ağabeylerin var mı? Başını ne zaman örttün, ne zaman açtın?’ gibi sorular. Bütün bu önyargılar varken o zaman ‘Bu ülkede bir şey yapmak zorundayım’ı hissediyorsunuz.


Hayat kadını da evinde insan


Yaşamın Kıyısında’daki hayat kadını rolünüz çok klişe olabilirdi. Onu nasıl aştınız?


Sakızı çiğnersen, çantayı sallarsan... Bazı rollerin çekmecede hazır şablonları vardır, giyersiniz. Ben ondan çok korktuğum için bayağı kafa yordum. Hatta Fatih’e ‘Ben çok korkuyorum’ dedim. O da ‘Ben de senden korkuyorum’ dedi, böylece yumuşattı. İlk önce dünyadaki bütün fahişe rollerini toplayıp filmleri izlemek istiyordum. Sonra bir an nevrim döndü ‘Hayır’ dedim, hiç bir şeye bakmayacağım. Bir rol, bir insan demek. Hiç bir memur evinde memur değildir, hiç bir garson evinde garson değildir. İşinizi yaparsınız orada bırakırsınız, öbür taraftan insan yanınızın çıkması gerek. O kadın da bir anne. Acı çekerek arıyor, ağlıyor. Öbür taraftan Anadolu kadını gibi savaşçı, kimseye pabuç bırakmıyor ama korkuları var. Bütün bunları vermek istedim, yaşamak istedim. Bir hafta boyunca gittik o kadınları tanıdık, büyük bir bölümü filmde de oynadı. Her işin bir ritüeli var. İlk senaryoda diyaloglar çok sertti. Ama oradan öğrendik ki öyle bir sertlik söz konusu değil. Bütün bunlar biz kadınlar için çok yabancı bir dünya, sadece filmlerden tanıyoruz.


SERDAR AKBIYIK
Tarih: 6 Eylül 2008 Cumartesi, 06:05

ÖNE ÇIKANLAR

serdar akbıyık
Fadime Özkan Arşivi
MURAT MENTEŞ - PAZAR RÖPORTAJLAR

YAZARLAR ARŞİVİ  

  • Yazar
  • Yıl
  • Ay
['http://91.93.103.35/reklam/staregazetebanner.swf','305','150']
star RSS KAYNAKLARI

SON DAKİKA

HAVA DURUMU  

İl:

FOTOGALERI BÖLÜMÜNE GİTMEK İÇİN
star CUMARTESİ
star PAZAR
star SPOR
AÇIK GÖRÜŞ
star EGE
pek yakında
Star gazetesi haber ihbar hattı
star mobil

MENÜ

REKLAM

www.yirmidort.tv

SON DAKİKA

SİTEDE ARA